Sayfalar

31 Ocak 2011 Pazartesi

Nostaljik bahane..

Söyleseler gülerdim.. Hemde uzunca bir zaman.. Günün birinde 70'li yılları özleyeceğimi.. Ama özledim.. Tüp kuyruğunu, sana yağı kuyruğunu, pirinç kuyruğunu.. Hatta mahallemizdeki üniversiteli abilerin köşe başlarında yaptıkları derin muhabbetlere katılma arzumu özledim.. O zamanlara ait nostalji tadında özlenecek çok şey var ama ben onlardan bahsetmeyeceğim.. Asıl dikkatimi çeken bugünlerdeki sanal, hormonlu dünyadaki ben.. Her şey elimin altında, yada yan mahallede mevcut. İstediğim her şeye her yerden ulaşabiliyorum.. Dünyanın neresinde olursa olsun istediğiniz bir malzemeyi en fazla bir hafta içinde elinize alıyorsunuz.. Bunlar teknolojik gelişmelerin bizlere sunduğu değerler.. Bunlardan vazgeçebilir miyiz.. Hayır.. Vazgeçmeyelim zaten dahada gelişsin her şey.. Uzaya gidelim, galaksiler arası yolculuk, hatta alışveriş yapalım..

Her şeye bu kadar kolay ulaşırken, neden tatminsizlik üst seviyelerde seyreder oldu.. Aldığımız her hangi bir ürün bizi, ona ulaşmış olmanın verdiği hazza ulaştırması gerekirken neden sadece almış oluyoruz?.. Ona hak ettiği değeri veremiyoruz? Neden bayramdan bayrama ayakkabı, elbise almıyoruz ve onları bayram sabahına kadar yastık altında saklamıyoruz? Neden aldığımız elektronik ürünleri ilk kurduğumuzda mutlaka bir problemle karşılaşıyoruz? Sonrada iade etmek yada tamir ettirmek için müşteri temsilcileri ile akrabalık ilişkileri kuruyoruz.. Her şeye o kadar kolay ulaşıyoruz ama çoğu zaman taksit tuzağına düşüp "ayda 10 lira öderiz bir şekilde" diyerek birçok ürün alıyoruz sonra bir bakıyoruz ayda 10 liralar olmuş 350 lira.. Elimizde arasıra kullandığımız bir yığın malzeme..

Eskiden aldığımız bir pantolonu yüzlerce defa yıkar giyerdik, hemde elde... Şimdi üç defa yıkandımı hadi çöpe... Neymiş ucuzlamış her şey.. Yaşasın Çin, yada ucuz Çin işçileri.. kaliteyi özledim.. kaliteli hiçbir şey bulamayacağız yakında korkum ondan.. Kalitesizliğe alıştırdılar bizi... Her alanda kalitesizliğe hemde.. Mahallenin bakkalından açıktan aldığım gofretin tadını arıyorum, yediğim tüm gofretlerde ama bulamıyorum.. Eşek sırtında satılan keçi boynuzu, leblebi tadıda yok.. Domatesin, salatalığın kokusunu hatırlayanımızda kalmadı.. Beklerdik hasretle mayıs gelsede domates salatalık yiyelim.. Şimdi her yerde her zaman var.. Kadınların aşerme muhabbetleri bile kalmadı be.. Canı ne isterse 20 dakikada elinde... Hemde gecenin her saatinde.. Ama olmadı, anlamsızlaştı, duygular, isyanlar kalmadı.. Tatlı kavgaların yerini neler aldı böyle..
 Aslında olan bir şey yok.. Ben on yaşındayken hatırlıyorum büyüklerimin bir muhabbetini.. aynı bugünlerdeki gibi anlatıyorlardı.. Her şey bozuldu diyordu babam.. Hiçbir şeyin tadı kalmadı.. "Nerdeee" diyordu evdeki kim olduğunu hatırlayamadığım misafir.. Sonrada "bu çocuklar şanslımı şanssızmı bilemiyorum" dedi annem...
Bu yıllar 70'li yılların sonuydu.. Şimdi aradan geçmiş bunca yıl muhabbetler gene aynı.. O zaman diyorum ki.. Değişen hiçbir şey yok aslında.. Değişmeyen şeyler var.. Büyüyüp yaşlandıkça, algılardaki bir takım heyecanların ilk yaşandığı anda yada lezzetin ilk tadıldığı günde kalması.. Her şeye alışan beynimiz algıdaki değişikliğe kolay uyum sağlayamıyor.. Tıpkı araba ile giden iki kişiden birinin, arabanın yanından geçen güzel popolu kızı fark edememesi gibi.. Çünkü o biri 65 yaşında diğeri 35.. 65 indeki tabelada yazan sola dönme işaretini fark ediyor 35 indeki güzel popolu kızı.. arabayı kullanan 35 indeki olduğundan sola dönüyor ve çatt.. Sonrada kızıyor amcaya neden söylemedin diye.. 35 indeki 65 olduğunda ona da kızacaklar..

Teknoloji ile yarışmak gibi bir derdim yok.. İçinde olmak lazım olduğunu biliyorum.. Ne zaman anladım bunu... 35 imde... Şimdi 8 yaşındaki çocuktan farklı değilim aslında... Nostalji denen şeyde bu işte.. Bugün anlayamadıklarımızı anlamaya çalışmak yerine eskiden anladıklarımızı özlüyor, onların daha doğru olduğunu savunuyoruz... II'nci Abdülhamit'in dünyayı kasıp kavuran milliyetçilik akımlarını ülkeye sokmamaya çalışması gibi, bizde etrafımızda olanlara kendimizi kapatmayı tercih ediyoruz.. Buna da yaşlanmak diyoruz.. Oysa yaşlanan sadece beden olmalı.. Beyin genç kalırsa yaşlılık sadece buruşmaktan ibaret olacak.. Kuşak çatışması denen bir şeyde kalmayacak... Dedeler torunlarından yardım almak yerine onlara yardım edecekler.. Gençler büyüklerini sıkıcı bulmayacak aksine onlarla vakit geçirmekten keyif alacaklar.. Yeterki büyüdükçe etrafımızda büyüyüp gelişenlere de izin verip, barışık olalım..
 Nereden başladım nerede bitirdim görüyorsunuz.. İşte nostalji denen şeyde bu....
Anlık mutsuzluğun bahanesi.....

2 yorum:

Kamil Cengiz dedi ki...

Nostaljik yazınız hoş olmuş...
Bu arada yaş 23-27 arası ama yorumunuzu yayınlamayacağım, Allah'tan oto yayını kapatmışım :-))

Volkan DENİZ dedi ki...

rahat ol kardeşim ben 35 diyorum... 23 neki

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...